19 Mart 2013 Salı

Çanakkale Destanı

Savaş yıkım demektir, savaş gözyaşı demektir, savaş kan demektir… Savaş; aklın, mantığın bittiği, kaba kuvvetin konuşmaya başladığı yerdir.

Yakın çağımızın en büyük komutanı ve dehası Mustafa Kemal, savaş ve barış gerçeğini: ‘’Yurtta sulh, cihanda sulh.’’ sözüyle özetlemiş, herkesin, dünya barışı için üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmesini istemişti.

Birçok savaş görmüş, birçok zafere imza atmış bir komutanın savaştan yana değil de barıştan yana olması, sadece kendi ulusu için değil, bütün dünya ulusları için barışı istemesi biraz çelişki gibi görünse de gerçek öyle değildir kuşkusuz.

Hatırlanacağı gibi Çanakkale Boğazı'nı savaş gemileriyle zorlayarak aşma, böylece İstanbul'a kavuşma isteği Avrupa büyük devletlerinin öteden beri özlemidir.

Yani Çanakkale Savaşının özünde güçlünün güçsüzü ezmeye çalışması, güçlünün kaba kuvvet kullanarak bir başka topluma ait maddi ve manevi değerleri vahşice ele geçirme isteği yatar.

Başka bir söyleyişle Çanakkale Savaşı gerçek anlamda bir savaş değil, bir işgal ve o işgale karşı haklı bir direniş, bir mücadeledir.

Bu sözün ne kadar haklı ve gerçekçi olduğunu anlamak için o günleri hatırlamak yerinde olur sanırım.

1914 yılında I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla İtilaf devletleri bu isteklerini gerçekleştirme fırsatının doğduğuna inandılar. Bu inançla İngiltere ve Fransa işbirliği yaparak 3 Kasım 1914 günü alacakaranlıkta Bozcaada'dan Boğaz'ın ağzına doğru yaklaştılar. Buradan istihkamlarımıza doğru ateş açtılar, İngilizler Seddülbahir ve Ertuğrul tabyalarını, Fransızlar da Anadolu yakasında Kumkale ve Orhaniye tabyalarını havan topu ile dövdüler. Cephaneliğimize isabet eden top mermisiyle on bir ton barut havaya uçtu, subay ve erlerimiz şehit düştü, İngiliz Donanma Komutanı Amiral Carden Çanakkale önlerinde gösteriler yaptı, düşman denizaltıları boğazı geçmeye kalktılar.

24 Kasım 1914 günü bir Fransız denizaltısı Boğaz sularında görüldü. bu denizaltıyı gören topçularımız düşman üstüne ateş yağdırmaya başladı. 2 Aralık günü İngiliz denizaltısı da bir deneme yaptı. Derinden engelleri aşarak Boğaz'a girdi. Yedi yüz elli metre ilerde bulunan Mesudiye zırhlısına torpil atarak bu gemimizi batırdı. Zırhlımızda bulunan subaylardan onu ve erlerimizden yirmi dördü şehit düştü.

19 Şubat 1915 günü düşman savaş gemileri öğleye kadar uzun menzilli bir bombardımana girişti. Boğaz'a iyice sokuldular. Tabyalarımız akşama doğru düşman savaş gemilerine karşılık verdi. Ertuğrul ve Orhaniye tabyalarından atılan ateş karşısında düşman oldukça bocaladı.

İtilaf devletleri gemileri diledikleri gibi ilerleyemiyor, amaçlarına ulaşamıyordu. Lodos fırtınasını başarısızlıklarının nedeni olarak görüyorlardı. Havalar düzelince yeni saldırılar düzenlendi. Yine sonuç alınamayınca düşman gemilerine komuta eden Amiral Carden görevden alındı. Yerine 17 Mart 1915 günü Robeck atandı. Yeni komutan 18 Mart 1915 günü donanmayla Boğaz'a saldıracağını, yakında İstanbul'da olacağını Londra'ya bildirdi.

Bu arada Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Albay Cevat Çobanlı 17/18 Mart gecesi boğaza mayın hattı döşenmesi emrini verdi. Aldığı emir gereği Binbaşı Nazmi Bey, Nusret mayın gemisi ile o gece yirmi altı mayın, Boğaz'a on birinci hat olarak döşendi. Boğaz'daki mayın sayısı on bir hat olarak dört yüzü aşmıştı.

18 Mart 1915’te İngiliz ve Fransız savaş gemilerinden oluşan, o dönemin en büyük deniz gücü, üç filo olarak sabahleyin Çanakkale Boğazı'na girdi. Bu donanmanın ilk grubunu oluşturan filoda, İngilizlerin Queen Elizabeth zırhlısı ile İnflexible, Lord Nelson ve Agamemnon savaş gemileri bulunuyordu.

İkinci grupta İngiliz Kalyon kaptanı komutasında Ocean, İrresistible, Wengeance, Majestic gibi savaş gemileri yer almıştı. Üçüncü filo ise Prince, Bouvet, Suffren gibi Fransız savaş gemilerinden oluşuyordu.

İngilizler ve Fransızlar zayıf Türk savunmasını kolayca susturarak Boğaz'ı kolayca geçebileceklerim umuyorlardı. Bu umut ve güvenle 18 Mart 1915 günü düşman savaş gemileri şiddetli bir ateşe başladılar. Rumeli Mecidiyesiyle merkez bataryaları şiddetli bir ateşe tutuldu. Boğazdaki düşman gemileri Hamidiye istihkamlarına yüklendi. Bunu gören Dardanos bataryaları ateşi üzerlerine çekmeye çalıştı. Az sonra, tüm gemiler, Dardanos'a saldırdı. Dardanos tabyamız saldırılara şiddetle karşı koydu. Bu arada Mesudiye tabyası da ateşe başlamıştı. Mesudiye üzerine ateş açılınca Hamidiye onun yardımına koştu. Bu arada kıyı bataryalarımız düşman üstüne ateş yağdırmaya başladılar. Bunalan düşman kaçmak isterken topçu atışlarıyla karşılaştı. Karşılıklı bu korkunç bombardıman bir saat kadar sürdü.

Bombardıman sırasında Türk tabya ve bataryaları büyük zarar görmüştü. Amiral Robeck, Fransız gemilerini geri çekerek İngiliz savaş gemilerini ileri sürdü. Tam bu sırada müthiş patlamalar oldu. Bouvet ve Suffren savaş gemileri mayına çarparak sarsıldılar, manevra kabiliyetini kaybettiler. Bir gece önce Nusret mayın gemisinin döşediği mayınlar görevlerini yapmışlardı. Boğazın berrak sulan üzerinde bir dev gibi yatan Bouvet ve Suffren'e tarihi Hamidiye bataryamızın keskin nişancıları ateş açtılar. Çanakkale Geçilmez kitabının yazarı Alan Moorehead olayı şöyle anlatıyor.

«Saat 13.45'de Suffren'in az gerisindeki Bouvet müthiş bir patlamayla sarsıldı. Güverteden göğe kesif bir duman yükseldi. Gittikçe hızlanarak yana yattı, devrilip gözden kayboldu. Olayı görenlerden birinin ifadesine göre «Bir tabak, suda nasıl kayıp giderse o da öylece kayıp gitti.»

Bu arada düşman Boğazdaki mayınları temizlemek için mayın tarayıcılarını boğaza soktu. Tabyalarımız mayın tarayıcılarına ateş açtılar. Açılan ateş, yağmur gibi yağmaya başlayınca düşmanlar panik içinde kaçtılar. Bu arada düşman savaş gemilerinden İnflexible, İrressitible büyük hasar gördü. Daha sonra Queen Elisabeth ve Agamemnon yaralandı. İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı'nı denizden aşamadılar. Büyük kayıplar vererek: Çanakkale Boğazı'nın geçilemeyeceğini öğrendiler.

İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı'nın savaş gemileri ile aşamayınca bu kez çıkarma yapmayı planladılar. Artık Çanakkale kara savaşları başlıyordu. Kara savaşında düşmanın nereden çıkarma yapabileceği tartışıldı. Mustafa Kemal Kabatepe ve Seddülbahir'den, Alman komutan Von Sanders ise Bolayır ve Anadolu yakasından çıkarma yapılabileceği görüşündeydi. Alman komutanı Von Sanders'in görüşü ağır bastı, ve askerler o yöreye yerleştirildi.

Düşman güçleri 25 Nisan 1918 sabahı Mustafa Kemal'in düşündüğü noktadan saldırdı. 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal Kocaçimen'de Conkbayır'da, savaştı. Cephanesi biten askerlere, süngü tak emrini verdi. Daha sonra ;
-Ben size taarruz emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka komutanlar geçebilir, dedi.

Tarihin en büyük siper savaşı başlamıştı. Siperler arası uzaklık sekiz on metre kadardı. Türk siperlerinden hiçbir asker ayrılmıyordu. Şehit düşenlerin yeri hemen dolduruluyordu. Her adım başına bir mermi düşüyor; toprak adeta tüterek kaynıyordu. Düşman dalgalar halinde Conkbayır'a doğru ilerliyordu. Bu arada Mustafa Kemal, Anafartalar Grup Komutanlığına atandı. Anafartalar Savaşı'nda düşmanın attığı şarapnel misketi Mustafa Kemal'in göğsüne isabet etti. Ancak cebindeki saate çarptığından bir şey olmadı.

Kısa sürede Türk ordusu her yerde büyük başarılar kazandı. Düşman şaşkına döndü, bozguna uğradı. Çanakkale kara savaşlarının en önemli cepheleri; Kumkale, Beşike, Bolayır, Seddülbahir, Anbumu, Kabatepe, Conkbayırı ve Anafartalar'dır. 19 - 20 Aralıkta Anafartalar ve Arıburnu cephesi, 8 - 9 Ocak'ta Seddülbahir düşmanlar tarafından boşaltıldı. Böylece 1915 baharında parlak umutlarla karaya ayak basan birleşik düşman ordusu 1916 kışında bozguna uğrayarak çekip gitti.

Bağımsızlığımızı savunmak, yurt topraklarımızı korumak için yapılan işte bu mücadele ve direniş , dünyanın en büyük liderlerinden biri olan Mustafa Kemal Atatürk ve Türk ulusu tarafından ‘’dünyaya ve insanlığa armağan edilen  kutsal bir destan’’dır.

Kamil Baki
Eğitimci / Yazar


16 Mayıs 2011 Pazartesi

Birileri Bizi İzliyor

İnternet…
Yüreğimizi tüm çıplaklığıyla açtığımız; acılarımızı, sevinçlerimizi paylaştığımız internet…
Başımızın belası, günlük hayatımızın vazgeçilmez parçası internet…
Dünyayı küçülten, bize dünyanın kapılarını açan internet…
Son yüzyılın harika teknolojisi…

!!!...
Acaba diyorum.
Acaba?
Harika olduğu kesin; ama kimin için?

Düşünmediyseniz, bence biraz düşünün.
Kendinize hele bir sorun: Böyle bir teknoloji benim hayal edemediğim daha başka işler de yapabilir mi?
Benim bilmediğim, ama başkalarının bildiği başka yetenekleri var mı?

Sizi düşünürken ben söyleyeyim:
Evet var.
O kadar çok yeteneği var ki, birçok kişinin onun yeteneklerini tahmin edebilmesi bile mümkün değil.

Mesela?
Nerelere girip çıkıyorsunuz, kimlerle görüşüyorsunuz?..
Meraklarınız, ilgileriniz?..
Zaaflarınız, korkularınız?..
Neyin peşindesiniz, ne yapmaya çalışıyorsunuz?..
Daha binlercesi?..

Şu an çok masum görünen bu araç doğrudan ya da dolaylı sizinle ve çevrenizle ilgili gerekli ya da gereksiz her bilgiyi derliyor. Bugün olmasa da, bir gün, mutlaka ve mutlaka sizden aldığı bilgileri, ama doğrudan ama dolaylı sizin ve çevrenizdekilerin aleyhine kullanacak.

Benden söylemesi: Siz siz olun çok masum gibi görünen bu teknolojiye fazla güvenip yüreğinizi ve sırlarınızı pek fazla açmayın.

15 Mayıs 2011 Pazar

Şiiri, edebiyatı, sanatı sevenlere...

Dün balık tutarken telefonum çaldı.
Öğlen saatiydi.
Eşim arıyor düşüncesiyle arayana bakmadan telefonumu açtım.
Alo, dedim.
Bir erkek sesi şiir okuyordu.
Hem ses, hem de şiir çok güzeldi.
Bant kaydı olduğunu, bir dostumun çok beğenip bana dinlettiğini düşündüm önce.
Sonra reklam amacıyla kullanılan bir şiir olabileceğini düşündüm nedensiz. Hatta şiir adına böyle bir şey olmasını istedim belki.

Şiir bitti.
Telefondaki ses, merhaba hocam, beni tanıdınız mı, dedi.
Evet, sesi tanıyordum; fakat o an çıkartamamıştım.
O ses, beni anlamış olmalı ki, hocam ben Mehdi, dedi.
Evet, o ses, çok sevdiğim eski bir öğrencimin, Mehdi’nın sesiydi.
Dünyalar benim olmuştu.

Çok uzaklardan bir dostun şiirlerle seslenmesi ne kadar güzeldi.
Merhaba Mehdi’ciğim nasılsın, dedim.
İyiyim hocam, şu an dağda görevdeyim.
Bir ağacın altında dinleniyordum; dinlenirken Arjantinli bir şairin şiirini okudum, çok hoşuma gitti, sizinle paylaşmak istedim, dedi.

İnanın harika bir şeydi.
Bir dostun, bir insanın; şiiri, sevilen güzel bir şeyi sizinle paylaşması…

Şiirden, edebiyattan uzaklaşmadığına çok sevindim Mehdi’ciğim, dedim.
Olur mu hocam, şiir benim için bir yaşam biçimi, dedi.

Çok duygulandım.

Koşullar ne olursa olsun şiirden, edebiyattan, sanattan kopmamak; hele hele bu çağda, bu bencil dünyada yaşamı ve yaşananı paylaşabilmek gerçekten harika…

4 Aralık 2010 Cumartesi

Gitsinler Görsünler

Bayramlar…
Ramazanıyla kurbanıyla dini bayramlar…

Hatırlandığımız, hatırladığımız; sembolik de olsa eski değerlerin yaşandığı, yaşatıldığı bayramlar…

Bayramların vazgeçilmezleri: eş-dost-akraba ziyaretleri; kolonyasıyla şekeriyle, tatlısıyla…

Ya yitirdiklerimiz, ya şu an aramızda olmayanlar?
Öncelikle hatırlanması ziyaret edilmesi gerekenler onlar sanırım.
Öyle olduğunu da görüyorum.
Bayramlarda hınca hınç kabirler…


Ağlayanlar, dua edenler, gözyaşı dökenler; annesine, babasına, kardeşine ait kabri temizleyen, düzelten insanlar…
Çoluklu çocuklu...
Yaşlı başlı, yaralı yorgun insanlar…

Her bayram, çok özel bir şey olmadığı sürece geliyorum, gelmeye çalışıyorum kabre…
Kuşkusuz gelemediğim zamanlar da oluyor kuşkusuz…


Üzülüyorum, kızıyorum çoğu zaman.
Her bayram, belki bu bayram bir şeyler değişmiş, değiştirilmiştir düşüncesiyle geliyorum…
Nafile!..
Değişen bir şey yok, hatta benim görüp de üzüldüklerimin farkında olan bile yok.


Yönetenler, nutuk çekenler, sağda solda kasıla kasıla gezenler, bir gelsinler görsünler buraları…
Ne zaman mı ?
Bir bayram günü.

Görsünler de utansınlar!..
İnsanlar ziyaret mi yapıyor yoksa çin işkencesi mi görüyor?

Akmayan sular…
Yetersiz ve düzensiz yollar…
Neredeyse üst üste gömüldüğü için çiğnenen kabirler…
Çöp yığınları, beton artıkları…

Yöneticilerimiz yurt dışına gitmeyi çok iyi biliyorlar.
Gidiyorlar geziyorlar sadece…

Gitsinler görsünler bir Batıda bu yerler nasıl?
İnsana saygı nedir öğrensinler.
Ondan sonra gerçek anlamda ‘ne olduklarını ne işe yaradıklarını’ bize olmasa da kendilerine itiraf etsinler.

23 Eylül 2010 Perşembe

Aman Dikkat

Polisiye…
Polisiye…
Heyecan, gerilim, merak…
Hepimiz severiz polisiye filmlerini, polisiye dizilerini…

Hele hele ajanlar da varsa…
Koltuklarımıza gömülür keyifle hayran hayran izleriz onları.
O ajanlarla kendimizi özleştiririz, onların yerinde olmak, onların misyonunu üstlenmek isteriz.
Çünkü doğru ve güzel işler yaparlar hep filmlerde.

Gerçekten ajanların misyonu filmlerde gösterildiği gibi mi?
İnsanlık için kendilerini, geleceklerini, ailelerini mi riske ediyor bu insanlar?

Kuşkusuz riske ediyorlar kendilerini, geleceklerini, ailelerini…
Ancak riske ediyorlar da kimin için, ne için?

İnsanlık için mi, yoksa ait oldukları milletin yüksek çıkarları için mi?
Yanıt vermeye gerek var mı?
Sanmam.

Tabi benim derdim bunların misyonunu tartışmak değil.
Benim derdim çevremizi kuşatan, ülkemizde cirit atanlar.
Yüzlercesi, farklı farklı ülkelerden, farklı farklı milletlerden…

Yerlisi yok mu?
Çok.
Hem de pek çok.

Dikkat bu ülkede bir şeyler oluyor.

Kendi dilinizi konuştuklarına bakmayın.
Kendi duygularınızı paylaştıklarına kanmayın.
0nların amacı sizin ağzından bir şeyler kapmak.
Onların amacı sizi kullanmak.

Su uyur düşman uyumaz.
Hele hele bu ülkenin düşmanı hiç mi hiç uyumaz.

Ancak o düşmanları görebilmek gerçekten çok zor.
Çünkü hem taktik hem de kılık değiştirdiler.
Bizden birisi olup aramıza karıştılar; kimisi gazeteci, kimisi işveren, kimisi işçi, kimisi sendikacı, kimisi sokak başında simitçi, kimisi üst katınızda kendi halinde bir emekli…

29 Haziran 2010 Salı

Sorumlular Ayağa Kalksın

SBS
Açılımı:
Seviye Belirleme Sınavı.

Bitti.
Kaç yıl sürdü: iki yıl
Getiriliş gerekçesi: öğrencileri stresten kurtarma.
Kaldırılış gerekçesi: öğrencileri bunalıma sokma.

Sorumlular!
Hesap vermeyi düşünüyor mu?
Mutlaka hesap vermeli.

Yetkililer!
Hesap sormayı düşünüyor mu?
Mutlaka hesap sormalı.

Bu memleket, bu memleketin çocukları deneme tahtası değil.

Herkes bunun bilincinde olmalı, gereğini yerine getirmeli; gereğini yerine getirmeyen ya da getiremeyen de gitmeli.

Ben yaptımla bu işler olmuyor.
Olması da mümkün değil.

Bilim çağındayız, teknoloji çağındayız.

Bilmiyordum, düşünemedim…
Bunlar gerekçe olamaz.
Bilecek, düşünecek, hesap edeceksin.

Bir iş yapılıyorsa, önce araştırılır, incelenir.
Bilenlere danışılır.

Eskiler boşuna dememiş, bin ölç bir biç.

Ölçmüyorsun ama biçiyorsun.
Olmadı ne yapayım?

Kumaş senin değilse, bir de, sen ne yapıyorsun, diyen yoksa sonuç böyle olacaktır kuşkusuz.









1 Mayıs 2010 Cumartesi

Vatandaşı Cezalandırmak

Devlet dairelerine gideceğim zaman tüylerim diken diken oluyor.
Gitmemek için binlerce gerekçe yaratıyor, hatta mecbur kalmadıkça gitmiyorum.

Gidersem de mecburen gidiyorum.
Başka bir çözüm yolu bulamadığım için gidiyorum.
İşim bitip de devlet dairesinden çıkınca da büyük bir oh çekiyorum.

Hizmet mi alıyorum, dayak mı yiyorum belli değil.
Hart, hart…
Adeta, beni ne uğraştırıyorsun?..
Seninle mi uğraşacağım?…
Sen de nereden çıktın?.
Daha binlerce buna benzer mimik.

Ben para ödüyorum kardeşim…
Devlet ekonomisine katkıda bulunuyorum…

Yok, sanki öyle değil de; bana hizmet veren eleman, bir angaryayla karşı karşıya, kendi sorumluluğu olmayan bir işi birilerinin zoruyla yapıyor…

İçimden, siz nasıl elemansınız, demek geliyor; ancak desem de hiçbir şeyin değişmeyeceğini bildiğim için susuyorum.
Çok iyi biliyorum ki sızlansam da, laf söylesem de hiçbir şey değişmeyecek.

Boşu boşuna sinirlerim bozulacak.
Boşu boşuna vakit kaybedeceğim.
Belki de başım belaya girecek.

Ama ben yine de söyleyeyim:
Benim işim, sizin işiniz.
Benim verdiğim işi yapmak için sizlere para ödeniyor.
Benim işimi hakkıyla ve güler yüzle yapmakla yükümlüsünüz.

İşinizi beğenmiyor olabilirsiniz.
Beğenmiyorsanız da o işten sorumlu siz olduğunuz için kendinize saygı adına o işi hakkıyla yapmalısınız.

İmkanlarınız kötü, maaşınız düşük, bu yüzden de mutsuz ve isteksiz olabilirsiniz.
Ama şunu unutmayın sorun’un muhatabı vatandaş değil.
Sorun’un muhatabı da çözüm mercii de devlet.

İşte bu yüzden de öncelikle koşullarınızı işvereninize (devlete) anlatacak, hakkınızı arayacaksınız.
Yok, hala hiçbir şey değişmiyorsa o zaman o işi bırakacaksınız.

Bırakmıyor ya da bırakamıyorsanız, mecburen işinizi hakkıyla yapacak, sizin koşullarınızla hiçbir ilgisi bulunmayan sıradan vatandaşı cezalandırmayacaksınız.

11 Nisan 2010 Pazar

YGS'de Dakika Bir Yanlış Bir

2010 YGS bugün yapıldı. Türkçe testinin 20. sorusu çift yanıtlı, yani yanlış.
Hangi soru dersiniz?
Çok ilginçtir ki anlatım bozukluğuyla ilgili olan soru.
Sınava girecek öğrencilerin Türkçeyi doğru kullanıp kullanamadığını ölçmeye (!) yönelik bir soru.
Soru kökü, aşağıdaki cümlelerin hangisinde bir anlatım bozukluğu vardır, diyor. Doğru yanıt: E. Evet, E seçeneği anlatım yönünden yanlış. E seçeneğindeki cümle ''bizim alacağımız başarı'' değil, ''bizim göstereceğimiz başarı'' biçiminde olması gerekirdi. Ancak C seçeneği de anlatım yönünden yanlıştır.
Seçenek şu şekilde: ''Azimle çalışmanın ne demek olduğunu, onları görünce anladım.'' Bu cümleye dikkat edilirse bu cümlede birden fazla anlam olduğu görülecektir. Birinci anlam, yapılan çalışmanın biçimiyle ilgili, yani ''azim'' sözcüğünün ''ile'' sözcüğüyle öbekleşerek zarf görevi üstlenmiş biçimi; ikinci anlam, ''azim'' ve ''çalışma'' kavramları ile ilgili, yani ''ile'' sözcüğünün bağlaç olduğu biçimdir.
Başka bir söyleyişle, bu cümlede ''ile'' (-le) sözcüğünün türü belli değildir. Edat olarak da bağlaç olarak da değerlendirilebilir.
Sonuç olarak, bu sorunun hem C seçeneği hem de E seçeneği anlatım yönünden yanlış, yani çift yanıtlı bir sorudur. Yetkililere duyrulur..

27 Ekim 2009 Salı

Safız da...

Büyük marketler…
Binlerce insanın her gün uğradığı, alışveriş yaptığı marketler…
Birçok ürünü yana yana getiren…
Hep ''en ucuz''unun (!) kendilerinin olduğunu iddia eden marketler…

Gerçekten öyle mi?
Sanmam.
Nasıl bu kadar rahat konuşabiliyorum?
Kuşkusuz gördüklerim, yaşadıklarım, şahit olduklarımla…

Çok zor değil aslında gerçeği görmek.
Şu promosyonları bir takip edin bakalım, gerçekten de promosyon mu değil mi, bir görün.
% 40, % 50 indirim dedikleri ürünlerin o etiket konmadan önceki fiyatlarını hatırlamaya çalışın.
Üst üste yapıştırılan etiketlerin altındaki rakamlara bir bakın…

İnanın şaşkına dönecek, hayıflanacaksınız.
''Safız da, gerçekten bu kadar mı saf bir millet miyiz biz?'', demek zorunda kalacaksınız.

23 Haziran 2009 Salı

Milli Gelirden Aldığımız Pay

Kişi başına düşen milli gelir: 10.000 dolar, 20.000 dolar, 30.000 dolar… deniyor.
Çok güzel, harika…
Yani birey olarak benim ya da sıradan bir insan olarak sizin cebinize giren ya da girmesi gereken yıllık para: 10.000 dolar, 20.000 dolar, 30.000 dolar…

Devlet olarak, millet olarak kazandığımızı eşit olarak pay ediyoruz.
O da güzel.
Peki benim cebime giren???

Basit bir hesap yapalım.:
Varsayalım ki bizim kişi başına düşen milli gelirimiz 10.000 dolar olsun.
Dört kişilik bir ailenin milli gelirden alacağı toplam pay, yıllık 40.000 dolar eder.
TL olarak karşılığı yaklaşık 60.000 TL.
Yani bu ailenin evine girmesi gereken para, aylık 5.000 TL.
Peki giriyor mu?
Hayır.
Peki ne kadar giriyor?
Aylık 1.000 TL.
Aradaki fark aylık 4.000, yıllık 48.000 TL.

Şimdi soruyorum bu fark kimin cebinde ya da bu paralar nerede?
Ülke genelini düşünün ve bunun hesaplamasını siz yapın.
Arada büyük uçurum ve gelir dağılımında korkunç bir dengesizlik çıkar ortaya.

Kısacası kişi başına düşen milli gelir sözü koskoca bir aldatmaca.
Sadece toplumu psikolojik bir baskılama yöntemi:
''Bakın ne kadar zenginsiniz.'' , ''Zenginliğinizin farkında değilsiniz.''...

Bence önemli olan kişi başına düşen milli gelir değil, toplumun hangi kesiminin bu gelirden ne kadar pay aldığı.

Milli gelirle birlikte bu oranları açıklasınlar da görelim: Kim ne kadar zengin, kim ne kadar fakir; gelir dağılımız ne kadar adil ya da insanların milli gelirden aldığı pay ne kadar dengeli?..

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Sen Okuyorsun

-Yaşamdan Gerçek Bir Kesit-
Tarih: 25 Mayıs 2009
İzmir’e gitmek için evden çıkmıştım.
Beni yolcu etmek için eşim ve on iki yaşındaki oğlum da durağa benimle gelmişti.
Durağa geldiğimizde biraz uzaktaki yaşlı teyze gözüme ilişti.
75-80 yaşlarında ufak tefek bir kadındı.
Yanında bir pazar arabası vardı.
Otobüs durağının yanındaki küçük çöp kutusunun yanında bir şeylerle uğraştığını gördüm.
Ne yaptığını merak edip izlemeye başladım.
Çöp tenekesini karıştırıyordu.
Çöp tenekesindeki pet şişeleri aldı yanındaki pazar arabasına koydu.
Çok şaşırmış bir o kadar da üzülmüştüm.
Gerçi son yıllarda benzer manzaralarla karşılaşmıyor değildim; fakat bugün böyle bir olaya çok yakından şahit oluyordum.

Benim gözümde o yaştaki insanlar sevecen bir nine, bir dededir.
Sıcacıktırlar; sarıldıklarında çocukların içini ısıtırlar.
Mis gibi kokar, insanın yüreklerini ferahlatırlar.
O insanların gözlerine baktığınızda bütün bedeninizi bir huzur ve güven kaplar…

Fakat ben o gün gördüğüm manzara karşısında inanın şok olmuş, derinden yaralanmıştım.
Gayri ihtiyari elimi cebime attım, cebimdeki bozuk paraları çıkardım.
Çok bir para değildi cebimden çıkanlar.
Eşime, bozuk para var mı yanında, dedim.
Eşim cebinden çıkardığı bozuk paraları çıkarıp bana uzattı.
İçinden bir bölümünü alıp oğluma uzattım.
Bunları karşıdaki teyze ver, dedim.
Eşim de oğlum da şaşırmıştı.
Oğlum elinde paralarla yaşlı teyzenin yanına gitti paraları uzattı.
Teyze paraları almıyor, oğlum ise alması için ısrar ediyordu.
Aralarında bir süreliğine bir konuşma geçti.
Bizse merakla onları izliyorduk.
Oğlum bizi işaret etti; teyze bize baktı, paraları aldı, bize el sallayarak uzaklaştı.

O sırada oğlum geri geldi.
Çok merak etmiştik ne konuştuklarını.

Oğlum, yaşlı teyzenin paraları kabul etmediğini, sen okuyorsun bu paralara senin benden daha çok ihtiyacın var, dediğini söyledi.
Sen bu paraları al, bunları annemler gönderdi deyince size baktı ve paraları aldı, dedi.

İnsanlığımdan utandım.
Bu yaşananları, 75-80 yaşındaki bir kadının, hiç mi hiç hakketmediğini düşündüm.

Yaşlı teyze uzaklaşıp gitti, bizimse içimizde derin bir sızı, dudaklarımızda acı bir tebessüm kaldı.
http://kamilbaki.blogspot.com

24 Mayıs 2009 Pazar

Gerçek ve Çağdaş Yönetim

Devlet eliyle çok güzel işler yapmak mümkündür.
İsterseniz yaparsınız.
Çünkü millet size o yetkiyi, gücü ve olanakları vermiştir.
İsterseniz ama…

İstemezseniz hiçbir iş yapmaz, milletin size verdiği yetkiyi, gücü ve olanakları boşuna harcar veya harcatırsınız.
Öncelikle şunu belirtmekte yarar var: Yetki ve olanak kullanımı bilgi, beceri isteyen bir özelliktir.
İyi bir ekip çalışmasını gerektirir.
Dürüstlük ve sorumluluk ister.
En önemlisi de milletin olanaklarını kutsal bir emanet olarak görmeyi zorunlu kılar.

Eğer bunların tersi olursa ''Devletin malı deniz, yemeyen domuz.'' olur.
Tabi yenen ya da hiç edilen devletin malı değil, ''milletin malı''dır kuşkusuz.
Yiyen ya da hiç edenlerse kendilerini milletten üstün görenler ya da kendilerini o kategoriye dahil etmeyenlerdir.

Şimdi bunları neden söyledim?
Kuşkusuz laf olsun diye söylemedim.
''Devlet eliyle'' her gün biraz daha fakirleştiğimizi gördüğüm için söyledim.

Bu konuda uzman olmaya gerek yok sanırım.
Şöyle etrafına bakan, yaşadıklarına duyarsız kalmayan, basit toplama çıkarma yapmayı bilen herkes bu gerçeği rahatlıkla görebilir.

Hesap ortada; ''toplanan yüksek vergiler, kontrolsüz ve bilinçsiz harcamalar, gösterişe ya da göz boyamaya yönelik yatırımlar…''

Milletten al, hesapsızca savur.
Geriye dönüşü olmayan basit ve basiretsiz bir yöntem.
Hesap soran?...
Maalesef.

Çözüm: Milletten alınan artısıyla millete dönmeli, dönmeyenin hesabı, kim olursa olsun, mutlaka sorulmalı.

18 Eylül 2008 Perşembe

Şu Bizim Televizyonlar

Bayılıyorum şu bizim televizyonlara.
Ne güzel uyutuyorlar milleti.
Sabahtan akşama yayınlanan dedikodu programaları, sakız gibi uzatılan diziler, abartılı haber programları...

Soran yok, sorgulayan yok.
Siz ne yapıyorsunuz, ne yapmak istiyorsunuz diyen yok...
Biraz tepki alınca halk bunlardan hoşlanıyor, toplum bu tür yayınları seviyor... savunması.

Peki nerede sizin yayın ilkeleriniz, yayıncı ahlakınız?...
Nerede toplumsal göreviniz, Türk toplumunun geleceğine yönelik sorumluluğunuz?..

Unutmayın ki kendi halkını küçümseyeni, kendini çıkarlarını toplumun çıkarlarının önüne koyabileni tarih affetmez

7 Haziran 2008 Cumartesi

Küresel Soygun

Evet, her gün , her saat, her an soyuluyoruz.
Geçmişte de soyulduk, şu an da soyuluyoruz, eğer aklımızı başımıza almazsak daha çok soyulacağız.

Geçmişte soygun, topla, tüfekle yapılırdı.
Sömürgeler, gelişimi engellenmiş toplumlar, gizli ya da açık işgal altında bulunan topraklar…

Günümüzde soygunun şekli değişti.
Gerek yok artık askere, silaha, işgale…

Sanayisini, tarımını yok et, eğitimini çökert… ülkelerin.
Tüketimi körükle sonuna kadar elindeki tüm imkanlarla…
İnsanların, önce parasını elinden al televizyonlarla, kredi kartlarıyla.
Yetinme borçlandır insanları gırtlağına kadar.
Borcunu ödeyebilmek, iki yakasını bir araya getirebilmek için daha çok, daha çok çalışsın çağdaş köleler.
Daha çok çalışsın ki düşünmeye vakti olmasın hiçbirinin.
Düşünmeye vakti olmasın ki kurtulamasın bu büyük soygundan.

Sadece soyulan insanlar mı acaba?
Kuşkusuz hayır.
Küçük büyük fark etmiyor; devletler de soyuluyor, borçlandırılıyor her gün.
Toplumların geleceklerine ipotek koyuluyor, şeytani planlarla.

Her şey kurallara uygun.
Her şey yasal, görünüşte.

Peki, kim bu küresel soygunu yapanlar?
Dünün sömürgeci, günümüzün süper güçleri.
-Sözüm ona dünyaya demokrasi, ahlak dersi verenler-

Artık uyanma, zincirleri kırma zamanı.

1 Haziran 2008 Pazar

Bastığın Yerleri “Toprak!” Diyerek Geçme, Tanı

Çoğu zaman denk geliyor ben de dinliyor, hatta söyleyen öğrencilere katılıyor, çoşkuyla söylüyorum.
Neyi mi?
Ulusal marşımızı tabi ki.
Saygıyla, sevgiyle, gururla…Dimdik.
Bu ülkeyi bir toprak parçası olmaktan çıkarıp uğrunda ölünebilecek bir vatan haline getiren atalarımızı saygıyla anarak.

Ancak bazen sağıma soluma baktıkça üzülmüyorum dersem yalan olur.
Bir zorunluluğu savıyormuş gibi davranan insanlar…
Bir an önce bitse de gitsek duygularıyla şekillenen tavırlar, sözler…
Ya da marşa yakalanmamak için acele eden, hatta fırsatını bulup törenden sıvışanlar…
Hem üzülüyor hem de bu insanları gördükçe utanıyorum.

Bazen düşünmüyor değilim.
Neden bu böyle, diye.
Bir yerlerde bir yanlış mı var?

Evet, var; hem de çok büyük yanlış var.
Ulusal marşımız diyor, doğal olarak da saygı bekliyoruz.
Peki, biz devlet olarak ne yapıyoruz?
Ya da bugüne kadar ne yaptık ulusal marşımız adına?
Biz, ona hak ettiği değeri verip üstümüze düşeni yaptık mı?
Sanmam.

Teknolojinin bu kadar geliştiği, olanakların bu kadar arttığı bir çağda neden mükemmel bir ses düzeniyle sunmadık ya da sunmuyoruz ulusal marşımızı?
Neden en mükemmel orkestra eşliğinde seslendirip en mükemmel araçlarla kaydetmiyoruz marşımızı?
Neden mükemmel bir kayıttan dinleyip o mükemmel kayda eşlik etmiyoruz?

Ben o marşı dinlerken tüylerim diken diken olsun, bu toprakları vatan yapan o mücadeleyi bütün ruhumla yaşamak istiyorum.

Sanırım vatanını seven bir vatandaş olarak çok şey istemiyorum.
Sanırım bu toprakların ne kadar kutsal olduğunu gelecek kuşakların da bilmek ve o kutsal emaneti kendilerinden sonraki kuşaklara mükemmel bir şekilde aktarmak en doğal hakkıdır.

Unutulmamalıdır ki, su uyur düşman uyumaz.

7 Aralık 2007 Cuma

Haydi Doğu'ya, Güneydoğu'ya, Anadolu'ya...

Bu oyunları herkes biliyor artık.
Dün sağçıydı, solcuydu; bir başka gün aleviydi, sünniydi…

Dünyanın her yerinde bu böyle.
Gelişmiş ülkeler ve onların oyuncakları:
Az gelişmiş ya da geri kalmış ülkeler…
Böl, parçala, sömür sömürebildiğin kadar.

Gün, kardeşlik günü.
Gün, dayanışma günü.
Gün destek günü…

Aç kurtlar bekliyor:
Parçalamak, yutmak için.

Oyuna gelme.!
Onlara istedikleri fırsatı verme!
Sarıl kardeşine, paylaş ekmeğini aşını!
Aydınlat konunu komşunu!
Unutma, onlar senin kavga etmeni bekliyorlar; neden, ne olursa olsun .

Onlara inat, kol kola; onlara inat, omuz omuza…
Yazmak için, YENİ DÜNYA DÜZENİNİ
Yazmak için, HAKLARIN EŞİTLİĞİNİ
Yazmak için, HALKLARIN KARDEŞLİĞİNİ

15 Kasım 2007 Perşembe

Patron Kim

Hani yönetenler, bazen diyorlar ya biz yönetilenlere, ‘Patron sizsiniz.’ nasıl hoşuma gidiyor anlatamam.

Patron benim. Hesap sormak en doğal hakkım. Alıyorum hepsini karşıma. Sor, sorabildiğin kadar: Kaç para topladın, topladığın paraları ne yaptın?...Ya da senin maaşın kaç para? Ne yer, ne içersin? Var mı dikili birkaç ağacın?... Sor babam, sor…

Soruyorum sormasına da hesap veren yok. Bu nasıl patronluk anlamış değilim. Sonra kızmıyorum dersem yalan olur kendi kendime, bir patron nasıl olur da sorduğu soruların yanıtını alamaz. Nasıl olur da öğrenemez bir elemanın kaç para aldığını, ne yiyip içtiğini, dikili birkaç ağacı olup olmadığını…

Ben bıkmadan usanmadan soruyorum; ama onlarda ‘tık’ yok. Onlara göre böyle şeyler söylenmezmiş. Ayıpmış, yasakmış. Ekonomiye zarar verirmiş. Onlar, neleri var neleri yok yazıp bir zarfa koyarlarmış. O zarfı da güzelce yapıştırıp çelik bir kasaya koyarlarmış. İçinde ne yazılı olduğunu bir kendileri, bir de Allah bilirmiş.

Ne kadar açık, ne kadar şeffaf(!) bir sistem değil mi?

Hesaba gelince. Allah dışında hiç kimseye hesap vermezlermiş. Oh, ne ala ne ala…

‘Vallahi ben patron olmaktan vazgeçtim, ben de böyle bir cennette halkın hizmetkarı olmak istiyorum.’ diyeceğimi sanıyorlar; ama yanılıyorlar. Çünkü ben bu ülkenin gerçek patronuyum. Çocuklarımız, onların çocukları... gelecek için ‘er veya geç’, bugün olmadı, yarın, yarın olmadı, öbür gün… ama mutlaka hesap sorarım.

4 Ekim 2007 Perşembe

Adalet Suçluları, Tarih Aydınları Yargılar

Herhangi bir ülke düşünün, o ülkeyi yönetenler gaflet, delalet hatta bilinçli bir şekilde ülkelerine hıyanet içinde olabilirler.
Ve o ülkenin insanları bilerek ya da bilmeyerek yönetenlerin işledikleri suça ya da suçlara iştirak edebilirler.
Ancak, o ülkenin yetiştirip geleceğini emanet ettiği aydınlarının, hiçbir şekilde böyle bir lüksü olamaz.
Eğer oluyorsa o ülkenin geleceği tehlikede demektir.

23 Eylül 2007 Pazar

Yanlışlar ve Doğrular

''Dilimize sahip çıkalım.''
Son dönemlerde çokça duyduğuz bir dilek, bir istek.
Çıkalım da, nasıl?
Hani nerede devlet?
Nerede devlet kurumları?
Nerede yetkili ve etkili kişiler? Bu konuda ne yapıyorlar?
Hangi bilimsel çalışmalar başlatılmış?
Ne kadar yol kat etmişiz?
Daha binlerce soru...
Amacım soru sormak değil.
Amacım biraz silkelemek, biraz sorumluların kendilerine soru sormasını sağlamak.
Kuşkusuz sadece dile sahip çıkmak yetmiyor, dilimizin kurallarına uygun doğru ve güzel kullanılmasını sağlamak da önemli.
Görev ve sorumluluk: Milli Eğitim Bakanlığının, Türk Dil Kurumunun, Üniversitelerimizin, tüm televizyonların, gazete ve dergilerin, aydın ve sanatçıların, kısacası Türkçe’yi kullanan herkesin.
Benim asıl değinmek istediğim konu, ''dilimize sahip çıkmak, dilimimizi doğru ve güzel kullanmak'' değildi.
Asıl konu, ''dilimizle ilgili ne kadar çalışma yapılıyor, yapılan bu çalışmalar yeterli ve güvenli mi''ydi.
Kuşkusuz bunlara karar verebilmek için öncelikle dilimizi tanımak, dilimizin olanaklarını doğru kavramak gerekir.
Dilimizi tanımadan, olanaklarını bilmeden bir şeyler söylemek yanlış ve yanıltıcı olacaktır.
Böyle bir sonuca nereden vardım derseniz, bakın piyasadaki bazı yayınlara: ''Ben eve, kardeşim işe gitti.'' cümlesi anlatım yönünden yanlış, deniyor.
Ne olmalıymış, ''Ben eve gittim, kardeşim işe gitti.'' biçiminde olmalıymış.
Neden, birinci cümlenin öznesiyle, ikinci cümlenin yüklemi uyuşmuyormuş.
Bence yanlış.
Türkçe’de hatta tüm dillerde eksiltili bir söyleyiş vardır ki, bu eksiltili söyleyiş dile akıcılık, işleklik sağlar.
Eğer bu eksiltili söyleyiş olmazsa diller hantallaşır, yaşamın süratli akışına cevap vermez olur.
''Ben eve, kardeşim işe gitti.'' cümlesinin anlamının ''ben eve gittim'' olduğunu, ''ben eve gitti'' olmadığını herkes bilir ve böyle bir cümleyi gereksiz yere uzatmanın hiçbir anlamı yoktur.
Yine bakın başka bir örnek, ''Sandallarımız neşe dolar, zevke dalardık.'' cümlesi de bu yayınlara göre anlatım yönünden yanlış.
Ne olmalıymış, ‘Sandallarımız neşe dolardı, biz zevke dalardık’ olmalıymış.
Onlara göre yanlış olan, bana göre doğru.
Çünkü bu cümlelerde eksiltili söyleyiş var.
Anlatım bozukluğu yok.
Anlatım bozukluğu nedir derseniz, anlatım bozukluğu dilimizin kurallarına uygun kullanılmamasıdır.
Söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama dilimizi kurallarına uygun kullanabilmek için de öncelikle dilimizin kurallarının ve özelliklerinin eksiksiz bilinmesi gerekir.
Gerçekten anlatım bozukluğu mu istiyorsunuz, işte güzel bir örnek: ''Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz.''
Evet, bu cümle anlatım yönünden yanlıştır.
Çünkü ''ne….ne'' bağlacı biçimce olumlu, anlamca olumsuz cümleler kurar.
Bu tür cümlelerde yüklemin ‘olumlu’ kullanılması gerekir.
Cümlenin doğrusu, ''Bu dünya ne sana ne de bana kalır.'', ya da ''Bu dünya sana da bana da kalmaz.’'
Başka bir örnek: ''Yıpranmış lastikler bir yerde toplanarak, belirli aralıklarla fabrikaya göndermelidir.''
Evet, bu cümle de anlatım yönünden yanlıştır.
Çünkü dilimizde yan cümleyle temel cümle arasında her yönden uyum aranır.
Bu cümlede yan cümleyle temel cümle arasında etkenlik ve edilgenlik yönünden uyum sağlanamamış ve anlatım bozukluğu meydana gelmiştir.
Cümlenin anlatım yönünden doğru biçimi: ''Yıpranmış lastikler bir yerde toplanarak, belirli aralıklarla fabrikaya gönderilmelidir.'' ya da ''Yıpranmış lastikleri bir yerde toplayarak, belirli aralıklarla fabrikaya göndermelidir.''
Evet, her şeyden önce dilimizin olanakları, dilimizin doğruları, dilimizin temel yapısı… diyorum.

24 Ağustos 2007 Cuma

Gün Karar Günü

Aslında çok geç kaldık karar vermek için.
Sanayici mi olalım, turizmci olalım yoksa tarımla mı uğraşalım?
Bir türlü karar vermedik.
Karar vermek için de pek acele etmedik.
Bir büyüktük. Biz güçlüydük. Biz zengindik…
Bazen küçümsedik, bazen kendimizi havalara soktuk, bazen de pek aldırış etmedik.
Maalesef, sonuç ortada.
Ne sanayici, ne turizmci ne de çiftçi…. Hiçbir şey olamadık. Yazık..
Ancak bir an önce karar vermek, bir şeyler yapmak zorundayız.
Dünya aldı başını gidiyor.
Kimisi sanayici, kimisi turizmci, kimisi de çiftçi…
Hepsi bize bir şeyler satıyor, hepsi paramızı alıyor.
Bizse mirasyedi zenginler gibi kesemizden yiyor, şimdilik günümüzü gün ediyoruz.
Kesede kalmayınca da elimizdekileri birer birer satıyor savıyoruz.
Var da satıyoruz.
Ya bir gün satacak bir şey kalmazsa, ki o günler çok uzak görünmüyor, vay halimize.
Eskiler boşuna söylememişler; hazıra dağ dayanmaz.
Dağlar, taşlar, denizler, ırmaklar, güzelim yaylalar elimizden bir sabun köpüğü gibi akıp gidiyor. Kanımızla canımızla kazandığımız varlıklar yavaş yavaş el değiştiriyor.
Bir gün uzaktan bakıp, çocuklarımıza zamanında buralar bizimdi, diyeceğimiz günleri düşünmek bile insanı derinden yaralıyor.
Türkiye yolunu bir an önce çizmeli artık.
Ne yapacağına, nasıl yapacağına, ne olacağına bir gün bile kaybetmeden karar vermeli.
En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir.
Türkiye şapkasını önüne koyup ciddi bir şekilde düşünmek, ben zamanında neydim değil, ben şu an neyim sorusunu tüm gerçekçiliğiyle yanıtlamak ve gereğini yerine getirmek zorunda.

19 Mayıs 2007 Cumartesi

Acizlik

Siz trafik canavarını gördünüz mü?
Belki görmemişsinizdir; ama ben gördüm.
Hem de çok yakından gördüm.
Canımdan canı, biricik kardeşimi aldı.
Yolun kenarında durmaktan başka bir suçu olmayan, dünya tatlısı, büyük küçük herkesin sevgilisi olan bir insanı aldı.
İnanmak mümkün değil; ama gerçek.
Geride gözü yaşlı ailesi, sevenleri ve güzel anıları kaldı.

O trafik canavarı şimdi nerede?
Elini kolunu sallayarak sokaklarda geziyor.
Sadece o mu; hayır, daha binlercesi sokaklarda…
Daha bir o kadarı da hazır, canımızı almak için bekliyor.
Peki, nerede adalet, nerede yasalar, yasaları yapanlar.
Şu an üzerinden dokuz ay geçti hala ses seda yok.
Bugün git, yarın gel.
Olmadı haftaya gel, yok yok üç ay sonra gel.
Şu evrağı da getir, bu belgeleri tamamla…
Yeter!
Her gün biraz daha acımız büyüyor.
Her gün biraz daha yaramız derinleşiyor.
Dur desin artık birileri bu trajediye, bu komediye…
Adını, trafik canavarı koymuşlar.
Sonra da karşısına geçip yalvarıyorlar: ‘Aman trafik canavarı olma, aman insanların canını yakma…’

Olmaz kardeşim olmaz.
Bu kadar acizlik olmaz.
Canavar varsa ve o canavar her gün, her saat bizim vatandaşımızın canına, malına kastediyorsa bize rahat döşek haramdır.
O canavarı yok etmek, bizim öncelikli görevimizdir.
Eğer bir canavar varsa, ki var, bu; bazılarının trafik canavarı dedikleri canavar değil, her gün onlarca insanımızın katledilmesine seyirci kalan, gerekli tedbirleri almayan canavarlardır.
Unutulmamalıdır ki sorun varsa çözüm de vardır. Çözümsüz demek; acizliktir, zavallılıktır.

12 Nisan 2007 Perşembe

Hiç Kimse Kızmasın

Hiç kimse kızmasın: Bizde gerçek anlamda sanat da bilim de yok.
Bunun en açık kanıtı ansiklopediler.
Sayın, ansiklopedilere geçmiş sanatçılarımızı, bilim adamlarımızı…
Tarihe mal olmuş buluşlarımızı…
Haksızlık etmemek gerek, var ama yetersiz.
Bizim daha çok sanatçıya , daha çok bilim adamına ihtiyacımız var.
Bir , iki değil; yüzlercesine, binlercesine ihtiyacımız var.
Değişen, farklılaşan günümüz dünyasında var olabilmek, ezilmemek, bükülmemek, en önemlisi maddi ve manevi yönden sömürülmemek için. sadece bir alanda değil, her alanda sanatçıya, bilim adamına, düşünüre ihtiyacımız var.
Yaşam birey için ne kadar acımasız ise uluslar için de o kadar acımasız.
Büyük balık her zaman küçük balığı yutuyor.
Yutmasa da büyük balık küçük balığı rahatsız ediyor ya da elinden geldiğince tüm haklarını sınırlıyor.
Kuşkusuz bir şeyi istemek ayrıdır, onun gereklerini yerine getirmek ayrıdır.
Biz sadece istiyoruz, ama isteklerimizin gereklerini yerine getirmiyoruz.
Daha önemlisi gerçekleri görmüyor, özeleştiri yapmıyoruz.
Kişi ya da toplum hiç fark etmez özeleştiri yapmıyor, kendinle yüzleşmiyorsa hiçbir zaman doğruyu, güzeli, iyiyi elde edemez.
Mükemmelin yolu aynaya bakmak değil, aynaya yansıyan çirkinlikleri ve eksikleri gidermekten geçer.